Sunuş

S U N U Ş

Blog sitemde yayına hazırladığım bu metinler, insanın gerçek doğasını anlamaya ve bunun gereklerini yapmaya yönelik bilgiler içeren telif / tercüme ve derleme şeklinde çalışmalardır. Bunları yayınlamaktan amacım, kendini tanıma titizliği içinde; insanın gerçek doğasının yüceliğini ve bunun önemini benimsemiş siz değerli dostlarımla bu bilgileri paylaşmaktır.

Doğru bildiğini ilgilenenlerle paylaşmak, biliyor olmanın sorumluluğunun gereğidir. Olumlu / olumsuz her türlü eleştiriye açık olan bu çalışmamı, konuyla içtenlikle ilgili olduğuna inandığınız dostlarınıza duyurabilirsiniz. İlginize teşekkür eder, bu vesileyle aramızda oluşacak sağlıklı bir iletişim ile, insanın gerçek doğasına yönelik bilginin yayılmasına hep birlikte hizmet etmeyi umarım.


SELMAN
GERÇEKSEVER

Kasım
2 0 1 0
B u r s a

6 Mart 2021 Cumartesi

EVRENSEL GELİŞİM KERVANINDA BİR VİRÜS

 EVRENSEL GELİŞİM KERVANINDA BİR VİRÜS

HAZIRLAYAN: Selman Gerçeksever

Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) resmi kararıyla Covid-19 olarak adlandırılan salgın

ve bu salgının kahramanı coronavirüsün hızlı değişimi dünya gündemindeki yerini sürekli korumaktadır.. Hem insan hem hayvan bedenlerinde bulunabilen ve büyük bir virüs ailesinin bir parçası olan Coronavirüsler zarflı ve tek iplikli RNA virüslerdendir. Coronavirüsler (RNA virüsleri) içerisinde 30.000 bazla, en uzun genoma sahip virüs grubudur.(1)

Corona virüsün neden olduğu covid 19 salgını, çeşitli haberlerle dünya basınındaki yerini 2019 aralık sonlarından beri korumakta. Örneğin, şu haberi birlikte okuyalım: “ İngiliz hükümetinin bilim kurulu, korona virüsünün ülkede iki mutasyonu daha bulunduğunu ve bunlardan birinin 'endişe verici' olduğunu açıkladı. İki mutasyonun da Güney Afrika ve Brezilya varyantlarıyla benzerlik taşıdığı belirtildi.”(2) Bizlerle aynı gelişim ortamını, hatta bedenlerimizi paylaşan bu basit varlık, içinde bulunduğu gelişim düzeyinde değişimini hızla gerçekleştirmekte; bu arada, bizlere çeşitli hâletler yaşatarak, dayanma gücümüzü zorlayarak bizlerin de gelişimine katkı sağlamaktadır. Esâsen yaratılmış olup da değişmemek söz konusu değil; amorf maddeden(3) başlayarak ve değişerek dönüşerek gelişimimizin bu aşamasına gelmiş olan bizler de; bilgilerimize göre büyük bir olasılıkla, bir zamanlar ve bir süre corona virüs gibi RNA’lı bedenenlere enkarne durumdaydık ama o bedenlere çakılıp kalmadık elbette. Ebediyetler kadar uzun süreçler içinde değişerek, dönüşerek ve de gelişerek bu günlere geldik. Şimdi, “corona” adını verdiğimiz bu ruh varlığı da aynı yolu izlemekte.

2019’un sonlarından beri dünya gündeminde yerini koruyan ve “corona” olarak adlandırdığımız virüs bedenine enkarne olan varlık da kendi gelişim süreci içinde bizimle aynı gelişim mekânını paylaşır duruma gelmiş ve daha da ilginci, değişimini hızlı olarak gerçekleştirdiği mekân, beşerî bedenler ve bazı hayvan bedenleri... Elbette gelişip, dönüşüp, değer kazanmak onun da hakkı ama bizim de sağlıklı yaşama hakkımız var. Sağlıksız beden ile gelişmek zor ama sağlıksızlıkta da(rahatsızlıklarla da) çok değerli kıyas bilgileri(4) edindiğimizi biliyoruz. Bu ayrı bir konu.

Şimdilerde bu varlığın değişime uğramış şeklinin adı “B117”.(5) Beşerî bedenlerde saptandığından bu yana, bir yıldan biraz fazla bir sürede değişime uğradığını bilimsel kaynaklardan öğreniyoruz. Bilim insanlarının gözlemlerine ve saptamalarına göre, yayılma hızı artmış ama bulaşı tehlikesi önceki kadar öldürücü değilmiş. Yâni, öncekine göre farklı bir virüs; hem de bu farklanmaya bizim dünya zamanıyla bu kadar kısa bir sürede ulaşmış. Yazı akışımızın bir yerinde dedik ya, yaratılmış olup da değişmemek olası değil. Keşke bizler de corona virüs kadar hızlı bir şekilde gelişip, değişip, değer kazansak, yâni insanlaşsak.

Corona virüse ebediyetler kadar uzun gelişim yolunda başarılar. Evrensel gelişim kervanı olanca haşmetiyle ilerliyor. Bu kervanda elbette bazı yolcular bizlerden ilerideler, bazıları ortalarda, bazıları da gerilerde ve elbette bu kervanın ve her şeyin bir sahibi de var. Erişilmezlerin erişilmezi olan bu yüce sâhibin rahman ve rahîm olan tesirliliği(müessiriyeti) altında güvenli bir gidiş içindeyiz.

...................................

(1) Dr. Özlem Ak, Bilim ve Teknik Dergisi, mart 2020 (2)( https://www.gazeteduvar.com.tr/ingilterede-endise-verici-bir-korona-virusu-mutasyonu-daha-bulundu-haber-1512891

(3) Amorf madde: Evren maddesinin ilk ve en kaba aşaması amorftur("karanlık" dönem)(İLÂHİ NİZAM ve KÂİNAT, syf.39 ve devamı)

(4) Kıyas bilgisi: İçinde bulunduğumuz dualite ortamı, kıyas bilgileri edinmemiz bakımından verimli bir ortamdır. Beşerî varlılar olarak genellikle pek çok şeyi zıddıyla öğreniriz; iyilik-kötülük, digerkâmlık-hodkâmlık, fazilet-rezilet vb.(Ayrıntılar için bkz. İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT, syf.61, 12

(5) B117 variant: https://www.cidrap.umn.edu/news-perspective/2021/02/new-variant-covid-findings-fuel-more-worries-about-vaccine-resistance

15 Şubat 2021 Pazartesi

BİLMEDİKLERİMİZİN ÇOKLUĞU ve YAŞAMIN AMACI

 BİLMEDİKLERİMİZİN ÇOKLUĞU ve YAŞAMIN AMACI

HAZIRLAYAN: Selman Gerçeksever

Yaratılmış olup da gelişmemek ve değişmemek söz konusu olamaz, değildir de. Bilmek ve bilgelik; gelişip, idraklenip, şuurlanmakla olanaklı olduğuna göre, şimdiye değin bilmediklerimizi öğrenerek içinde bulunduğumuz düzeye gelmişiz. Gelişmek ve şuurlanmak sınırsız olduğu için de daha öğreneceğimiz sınırsız anlamında pek çok şey var demektir. Gelişmeye muhtaç varlıklar olarak, ne kadar gelişirsek gelişelim, önümüzde bilmediğimiz(bizler için “gayb” olan) sınırsız bilinmezlikler olacaktır. Bu nedenle; haddi, edebi ve âdabı elden bırakmayarak, bildiğimiz her şeyin hep “şimdilik” olduğunu akıldan çıkarmayalım, her şeyi bildiğimiz, her şeyin en doğrusunu bildiğimiz zannına ve yanılgısına aman düşmeyelim. Afrika atalar sözlerinden birinde bu durum çok güzel vurgulanmıştır; “Bilge kişi her şeyi bilmez. Sâdece kendinden habersiz alıklar her şeyi bilir.”

Kendinden habersizlik gerçekten alıklıktır. Çünkü yaşamın amacı kendimiz bilmektir(*). Kendimizi tanımak, gerçek doğamızın ne olduğunu hiç değilse sezinlemek ve o yüceliği duyumsamaya başlamak için yeniden yeniden doğuşlar silsilesi içinde dünyaya ve daha geniş anlamda maddesel gelişim ortamlarına “gelip gidiyoruz”. Çünkü insanın gerçeği kendini bilmektir(**). Kendini bilmek, söylemesi çok kolay ama böyle bir bilgiye ve bilgeliğe kavuşulması pek çok bedenli yaşam gerektirecek kadar zordur. Kendini bilme duyarlılığı içinde idraklenerek şuurlanmak, kişiyi yukarıdaki atalar sözünde vurgulanan “alıklık”tan kurtarır, bilgeliğe yöneltir.

Kendinin, kendinin esâsen ruh varlığı olduğunun farkında olmayan bir kimse, gelişim yönünde, bir bakıma gözleri bağlı olarak ilerlemeye çalıştığı ve sanki sâdece bir bedenden ibaretmiş gibi yaşadığı için çevresindeki gelişim olanaklarından sâdece nefsinin çıkarları için ve nefsinin isteklerini “doyurmak” için yaşar ki bu faziletli ve insanın gerçek doğasına uygun bir yaşam değildir. Bu beşerî yanılgıdan kurtulmak, kitabi bilgilerle, fakülteler/üniversiteler bitirmekle, mastır ve doktora yapmakla da olası değildir; bunların hepsi gelişim için araçtır. Öğrenimle ilgili etkinlikler sırasında neyi, nasıl ve ne için yaptığımız önemlidir. Pek çok “okumuş” kimsenin ne kadar üzüntü verici kusurlar sergilediklerini görüyoruz. Bu talihsizliği dikkatlere sunan en güzel özdeyişlerden biri büyük bilge Yunus Emre’ye âittir; “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.”

Tüm bunlar gösteriyor ki; kendinden habersiz, kendi kendinin cahili olan bireyin erdemlerle, yüksek insanî değerlerle bağdaşmayan kusurları sergilemesi her an olasıdır. Kendinden habersiz, bencil kişinin kendine, ailesine ve çevresine yararı çok azdır, hattâ yararı yok, zararı çoktur. Bu anlamda kendini bilmezliğin çeşitli düzeylerdeki olumsuz tezahürlerini günlük yaşamda gözlemliyoruz ve bunları kınamakla kalmıyor, ibretlik dersler de çıkarmaya çalışıyoruz. Esâsen toplumsal(maşeri) yaşamın bireye sağladığı yararlardan biri de budur. Toplumsal yaşam kendini bilmek, bilgilenmek ve edeplenmek için verimli bir gelişim ve deneyim ortamıdır.

Bilmediklerimizin, öğrenmemiz gerekenlerin çokluğunun da ötesinde sınırsızlığı söz konusu olduğunda, sadece insan varlığının kendisi, (ruh varlığı olarak) okunup öğrenilmesi gereken devâsa bir temel kitaptır. Esâsen insan, bilebildiğimiz üç en temel kitaptan biri olup, öteki ikisi de evren ve Kur’andır. Bunların içerdiği bilgi külliyatı sonsuz ve sınırsızdır. Bu nedenle, satırlarımızın başında “Bilmediklerimiz, ebedîyen hep olacaktır...” şeklinde bir cümle kurmuştuk. Bu üç dev temel kitaptan

Kur’an öteki ikisini çözümlememiz ve anlamlandırmamız için temel rehber eserdir. Kendini bilme duyarlılığı içinde bu üç temel eseri kıyısından köşesinden okuyup öğrendikçe, ne kadar az şeyi bildiğimizin, öğrenmemiz gereken ne kadar çok şeyin önümüzde durduğunun ve kısaca cahilliğimizin farkına varıyoruz.

Şu kısacık dünya yaşamın sonlarına doğru bile, öğrenmemiz gereken pek çok şeyin olduğunu anlayabiliyoruz. Öğretisi ve öngörüleri yüzyıllar öncesinden günümüze bile ışık tutan bilge İmam-ı Âzam, “Bilmediklerimi ayaklarımın altına alsaydım, başım göğe ererdi...” demişti. Ne yazıktır ki bu değerli bilge ve zamanının en büyük İslam düşünürü insan, zamanının kendini bilmez alık cahilleri tarafından öldürülmüştü. Cehalet, beşerin ve beşeriyetin en büyük düşmanıdır.

..........................................................

(*) YAŞAMIN AMACI KENDİNİ BİLMEK, Ergün Arıkdal, Ruh ve Madde Yayınları

(**) İNSANIN GERÇEĞİ KENDİNİ BİLMEK, P.D.Ouspensky

RUHUN TESİRLİLİĞİ ALTINDA EVREN CEVHERİNİN VARLIK HÂLİNE DÖNÜŞÜMÜ

 RUHUN TESİRLİLİĞİ ALTINDA EVREN CEVHERİNİN VARLIK HÂLİNE DÖNÜŞÜMÜ

HAZIRLAYAN: Selman Gerçeksever

“Evreninizin maddi yapısını meydana getiren cevher(“aslî cevher, şekilsiz madde amorf”)(*) oluştuktan sonra, yani mevcut olduktan sonra ruhi varlıkla teması kaçınılmaz hale gelir, çünkü varlık haline dönüşmesi, yani form sahibi olması için ruhi enerjiye, ruhun hayali formlarına ihtiyacı vardır. Bu neden böyledir? Çünkü ruhi varlık maddi varlıktan daha önce meydana gelmiş, yani ondan evvel mevcut olmuş ve onun üstünü olarak yaratılmıştır. Bu yaratılışın niçin böyle olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, ruhi varlığın maddi mevcudiyeti varlık haline dönüştürecek güce sahip olduğudur, yani ruhi varlık kendi yaratıcı gücü, imajinasyonu ve isteğiyle maddi mevcudiyeti form haline getirip duyularınıza çarpan ve çarpmayan madde evrenini oluşturmuştur.” (SADIKLAR PLÂNI, Celse: 138 Tarih: 20. 11. 1970)

SADIKLAR PLANI’nın 1970’te verdiği şu bilgi ile, yıllar sonra Önder Plan’ın verdiği bilgi birbiriyle örtüşmüyor mu? Bu bilginin teknik açıklamasını İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT’ta buluyoruz: “...cevherin varlık haline dönüşmesi, yani form sahibi olması için ruhi enerjiye, ruhun hayali formlarına ihtiyacı vardır... “ Evrenin cevheri olan maddenin amorf şeklinin bir noktasına Aslî İlke’nin tesirliliği(kudreti) “dokunduğu” andan itibaren “varlıklaşmaya”/form kazanmaya başlamıştı. Aslî İlke’nin kudretinin amorfa yönelik bu ilk etkisi/tesiri iki kısımdan oluşuyordu. Yâni Asli İlke’nin amorfa yönelik bu ilk etkinsinin(“aslî tesir”in) iki veçhesi bulunuyordu; bunlardan biri, ruhun tekâmül ihtiyaçlarıyla ilgili; ötekisi, maddenin gelişim ihtiyaçlarıyla ilgili.

Evrenin aslî cevheri olan amorfu, ebediyetler kadar uzun bir süreçte; halden hâle, formdan forma sokan tesirlerin kaynağı nedir ve madenin sınırsız olarak hallere ve şekillere sokulmasının nedeni nedir? Bu tesirlerin kaynağı evrenin dışındaki hakikatlerle ilgilidir ki, bunlardan biri Aslî İlke’nin kudreti, ötekisi de ruhun tesirliliğidir(müessiriyeti). Önder Plan tarafından “erişilmezlerin erişilmezi”(**) olarak betimlenen Aslî İlke’nin kudretinin gerekleri hem ruhları, hem evrenleri birlikte sarıp sarmalamıştır. Evrenin ilk ve en kaba olan bu aşaması hidrojen düzeyinin altında bulunur. Bu aşamada olup bitenler, Aslî İlke’nin tesirliliği altında ve Ünite’ye bağlı evren kapsamlı yönetim mekanizmasının eseridir. Bu aşamada, tekâmüllerine yeni başlamış acemi ruhların ilerlemeleri mekanik ve pasiftir.

Tekâmülünün bu ilk aşamasında ruh, maddenin hareketlerine müdahale etmeksizin tamamâmen onlara bağımlı olarak ilerler. Acemi ruhlar bu aşamada bir tek madde formuna da bağlı değildirler; sanki bir madde formundan ötekine savrulur bir durumdadırlar. Ruhların tekâmüllerindeki bu ilk aşama, onların evrene ilk adımlarından, madenin ilk hidrojen atomuna varıncaya kadar sürer. Bu sürede ruh, henüz maddeleri toplayıp, kendisine bir beden oluşturabilecek düzeyde değildir ve o düzeye gelene kadar, ilk tekâmül ihtiyaçlarını belirleyen Aslî İlke’nin gereklerine bağlı olarak Ünite’den gelen tesirler yönünde pasif ve mekanik tekâmülünü tamamlamak durumundadır. Onun bu aşamada; özgürlük, şuur, irâde, idrak hâlinde tezahür eden bir kimliği yoktur.

Ruhun böyle bir kimlik kazanması ancak, Aslî İlke’nin gerekleriyle belirlenen ilâhi düzen kapsamında amorf madde formları arasında pasif ve mekanik olarak geçireceği ebediyet kadar uzun süreçten sonra tedrîcen olacaktır. Acemi ruhlar bu aşamada, maddenin bir formundan başka bir formuna ve tamâmen maddenin hareketlerine bağımlı olarak, ama hiçbir zaman maddeye egemen olamadan, maddenin çeşitli durumlarıyla karşılaşırlar(***). Görüldüğü gibi ve SADIKLAR PLANI tarafından de belirtildiği gibi, evreninizin maddi yapısını meydana getiren cevher(“aslî cevher, şekilsiz madde amorf”)(*) oluştuktan sonra ruh ile teması kaçınılmaz hale gelir, çünkü varlık haline dönüşmesi, yani form sahibi olması için ruhi enerjiye ihtiyacı vardır.

..............................................

(*) İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT, syf. 10 ve devamı

(**) a.g.e., syf. 20

(***) a.g.e., syf. 40

30 Ocak 2021 Cumartesi

“KENDİNİ BİLMEK” BU KADAR ÖNEMLİYSE...

“KENDİNİ BİLMEK” BU KADAR ÖNEMLİYSE...

HAZIRLAYAN: Selman Gerçeksever

Mikrosundan makrosuna kadar yaratılmış olan her şey birer birim düalitedir(*). Birim düaliteler hem tesir alır, hem tesir yayar. Durum böyle olunca, olaylar silsilesinden ibaret olan yaşam içinde ömür boyu, tesir bombardımanı altındayız demektir     . Çünkü sadece bizim yaşam ortamımız ve kendimiz değil, tüm evren tesirler ağıyla örülüdür. Otomatik gelişim düzeyinin yarı idrakli”(**) enkarneleri olarak aldığımız tesirlere göre hareket eden canlı “makineler” gibiyiz sanki...

 

Bu anlamda “uyur gezer makineler” durumundan kurtulmak, yâni ezoterik anlamda “uyanmak” ve makinelikten kurtulmak için kendini tanıma/bilme duyarlılığı içinde idraklenip şuurlanmak durumundayız. Zâten yaşamın ve var oluşun amacı da bu değil midir? Bunun önündeki en büyük engel kendi nefsaniyetimizdir. Akıl vicdan nefsin egemenliğinden kurtarılmadıkça, insanın kendinin gerçek doğasını tanıma konusundaki başarısı hemen hemen olanaksızdır. Dolayısıyla önce ham yanımız olan nefsaniyetten(onun zaaflarından, özelliklerinden, kabalıklarından vb.) başlamak gerek. Bencilliğin iplerinden kurtulmadıkça, gerçek anlamda özgürlüğe kavuşulamaz.  

 

Gerçek ve kalıcı özgürlük ve hatta mutluluk/iç huzuru, nefsâniyet ve maddecilik bağlarından kurtulmak ile gelir. Bunun anahtarı KENDİNİ BİLMEKTİR. Bilmek ise uygulamakla olur. Kendini bu anlamda bilmeyen, yani kendi gerçek doğasından habersiz birey günlük yaşamda bencilliğini zevkli bir hilekârlıkla kendine ve başka varlıklara yutturmaya çalışır. Nefsaniyet duygusallığın kaynağıdır. Kendini tanıyıp, nefsaniyetini söndürme çabası göstermeyenlerin gelişmekte oldukları kuşkuludur. Daha doğrusu bunlar, maddeye saplanmış ve oldukları yerde patinaj yapma etkinliği içindedir. Ya da buna “alan tarar şekilde gelişmek” de denir. Yâni “dön baba dönelim...”

 

Nefsinin arzularına bağımlı olan birey kendi gerçeğini unutur. “Kendinden habersizlik, kendini bilmezlik” de denebilecek bu durum bir bakıma “varoluşsal anlam boşluğ”udur. Hangi dinden olursa olsun, bu anlamda kendini bilmeyenin Rabbi, kendisidir; kendine tapar, kendi realitesini putlaştırmıştır. Yukarıda belirttiğimiz anlamda, kişi uyanmadan kendine yönelik putperestlikten kurtulamaz. Kendini bilmek, sevmeyi öğrenmek ve BİR’in yasalarına göre hareket etmek ruhsallığın özüdür.” (Ergün Arıkdal, RUHSALLIK ÜZERİNE DENEMELER)

 

Kendini bilmek/tanımak bu kadar önemli ise, neden çoğu insan bu konuda yeterince çaba sarf etmez? Bu soru karşısında ilk akla gelen “yaşam planı” konusudur. Varlık, enkarne olmadan önce hazırladığı yaşam planında, doğrudan kendini tanımak duyarlılığı gibi bir konu yoksa, bu yönde uygulamalar yapması gerekmiyorsa, bu olmaz. Varlık bu noksanını önceki bedenlenmelerinde ya halletmiştir ya da bundan önce yapması gereken başka işleri vardır; o işleri, o alt yapıyı tamamladıktan sonra, sıra kendi gerçek doğasını merak etmeye gelecektir...

 

Kedini bilmeye/tanımaya yönelik söz konusu kayıtsızlığın daha pratik ve göz önündeki bir nedeni de, küçük yaşlardan başlayarak ailelerin ve toplumun koşullandırmalarının “tozu toprağı”(“örtüleri”) altında kalan gerçek benliğin, giderek görünmez hale gelmesidir: Bize, kim olmamız gerektiği, nasıl düşüneceğimiz, neye inanacağımız, kimleri dost edinip kimlere düşman olacağımız, hayatta nelere değer vereceğimiz, nasıl bir iş, nasıl bir eş seçebileceğimiz, kimlere, nasıl davranacağımız dikte edilir. Zaman geçtikçe, hem bu koşullanmaların etkisi, hem de çevremizdeki insanlar tarafından onaylanma arzusuyla, kendimiz olmaktan çıkıp bir bukalemuna dönüşür, ortama uyum sağlamak için durmadan renk değiştiririz(“sahte benlikler”)(***).

 

Oysa, güçlü insanların ortak özelliklerinin başında, tüm bu karmaşa içinde kulak verdikleri “kalplerinin sesini” akıl süzgecinden geçirmeleri ve kendi değerlerini oluşturabilmeleri gelir. Kişinin, kalbinin/vicdanının sesini dinleyebilmesi, nefsini ne kadar kontrol altına almış olmasıyla doğru orantılıdır. Kaba nefsin hezeyanları, kulak tırmalayıcı parazit gibidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, vicdanını ve aklını nefsinin egemenliğinden kurtarabilmiş erdemli bilge insanlar duygu ve düşüncelerinin farkındadırlar; neyi, neden istediklerini ya da istemediklerini bilirler. “Uyanmış” ya da uyanma yolunda olanlar da bunlardır.

.....................................................

(*) birim düalite: İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT, syf. 24,26,41.

(**) yarı idrakli: a.g.e. syf. 3,50,58,60,77,101,135,172,180,197.

(***) sahte benlikler: https://www.facebook.com/events/d41d8cd9/sahte-benliklerimiz-ve-maskeler/1902609979968539/

 

 

RUH VARLIĞI EVRENİN ETKİN VE DENEYCİ ÖĞESİDİR

 

RUH VARLIĞI EVRENİN ETKİN VE DENEYCİ ÖĞESİDİR

HAZIRLAYAN: Selman Gerçeksever


Sâdece elimizdekilerin değil, dünyadaki her şeyin “geçici, tükenici” olduğunu (Kur’an, Nahl 96) ve bedenimiz de dâhil her şeyin asıl kendimiz(öz benliğimiz) yâni biz varlıklar için birer gelişim aracı olduğunu biliyoruz. Öz benlikler(ruh varlıkları) olarak bu geçici gelişim araçlarını çok farklı şekillerde ve değişik amaçlarla kullanarak “maddesel sistemleri yönetmenin egzersizlerini yapıyoruz.”(SADIKLAR PLANI TEBLİĞLERİ, celse 157). Çünkü ruh varlığı evrenin etkin öğesidir ve ruh varlığının, düşünebileceğimiz en olmadık denemeleri yapma ruhsatı vardır. Evrenler ruhtan dolayıdır ve ruhun tekâmülü içindir.

Şimdi bizler otomatik gelişim düzeyinin yarı idrakli duygusal varlıkları olarak, maddesel sistemleri yönetmeyi öğrenme egzersizleri bağlamında yaptıklarımızın bazıları tıp biliminin alanına giren rahatsızlıklardır. Rahatsızlıkları deneyimlerken içine girdiğimiz sıkıntılar vesilesiyle farklı etkinlikler, alışkanlıklar, etkileşimler ve ilişkiler içine girip çıkar ve çok değişik “kıyas bilgileri” kazanırız. Başımıza gelen sıra dışı olaylar ve rahatsızlıklar beşerî ölçülerimize göre idrakimizi ve duygularımızın dayanma gücünü çok zorluyor olsa da, bu aykırılıkların(anomalilerin) bedenin sahibi öz benlik için farklı hâletleri deneyimleme senaryoları olduğunu kabullenmemiz gerek. Çünkü genel ruhçuluk bilgilerimiz bizlere ruh varlığının, evrenin etkin(aktif) öğesi olarak her şeyi deneyimlediğini söylemektedir. “Çok acayip, bu kadar da olmaz...” dediğimiz vak’alarda ruh varlığı yaşam planına bağlı olarak ve üyesi olduğu ruhsal plana yönelik vazifesi kapsamında önemli hareket ve fiilleri gerçekleştirmektedir. “Tüm hareketlerin ve fiillerin hedefi vazifedir.” demişti Bedri Ruhselman (RUH ve KÂİNAT adlı eserinde).

Çeşitli rahatsızlıklardan ıstırap çeken ve o sıkıntılar içinde yaşamak durumunda olan hatta kıvranan hemcinslerimiz için çok üzülürüz ama duygusallığımızı biraz frenleyip, böyle varlıkların çok önemli deneyimler içinde olduklarını bilmemiz belki onlara yönelik yardımlarımızı da kolaylaştıracaktır. Bunlardan en çok  bilinenler/güncel olanlar; alzheimer, bitkisel hayat, kanser vb. Bu anomali nitelikli ve hatta, “Şimdi burada ruh varlığı ne deneyim yapıyor yâni...”dedirten ratsızlıklardan biri de (resimlerini ekte gördüğünüz)  rahatsızlıktır. Tıp biliminin “Ankylosing Spondylitis” dediği bu rahatsızlık ve ıstırap içinde  hasta, 28 yıl bu şekilde yaşadıktan sonra, ameliyatla omurga düzelmiş. Videoda bu ıstıraplı yaşamın ve bağlı olarak kendisine yardım edenlerin deneyimlediklerinin ayrıntılarını ibretle izliyoruz(*). Toplu halde (mâşerî) yaşamanın varlıklara sunduğu gelişim olanaklarından biridir bu:

Ruh varlığı, mensubu olduğu ruhsal planla birlikte hazırladığı bir senaryoyu enkarne halde dünyada sahnelemiştir. Bu sahnede baş rolde kendisidir ama senaryodaki öteki oyuncular da(ailesi, yakınları, izleyenler, tıbbi müdahelede bulunan sağlık çalışanları vb.) bundan nemalanarak “kıyas bilgileri”(**) edinirler, bu konuda araştırma yapan akademisyenler yeni bilgilere ulaşırlar. Yeter ki varlıklar; fehim ve ferasete, “gören gözlere, işiten kulaklara” ve “işlevsel akla” sahip olsunlar(***)... “…demek ki yüksek benliğiniz, sâdece kendisine özgü bazı deneyimleri edinmek ve sentezleri yapmak için bedenlenmiyor. O, bedeni oluşturan madeseel kütlenin de gelişimini sağlamak için enkarne olmuştur. Böylece maddesel sistemleri yönetmenin egzersizlerini yapmaktadır. Yüksek benler için bu, maddeyi yönetmek ve maddeyi geliştirmek bakımından elde edilmiş olan epeyce yüksek bir realitedir ve büyük bir başarı sayılabilir.”(Sadıklar Planı Tebliğleri, Celse 157)

Durum böyle olunca, bir evren varlığı olan yüksek ben(özbenlik), bağlı olduğu ruha hizmet kapsamında aklımıza hayalimize gelmeyecek uygulamalar yapar. Bunların bir kısmı, şimdiki bizlerin idrak düzeyimize ve beşerî değerlerimize  göre çok “abes”, “gereksiz” ve hatta “korkunç” ve “lânetlenesi” şeyler olabilir. Takdir edersiniz ki, bunların hepsi “yarı idrakli” enkarneler olan bizlerin etiketlemeleridir. Oysa, ruh varlığı için böyle nitelendirmeler söz konusu olabilir mi… Ruh varlığı için, “iyi”, “kötü” vb. rölatif değerlendirmeler olabilir mi… Yukarıdaki tebliğ ifâdesinden anladığımız kadarıyla, ruh varlığı(özbenlik/yüksek ben); bağlı olduğu ruha hizmet kapsamında, gelişimini sürdürmek ve etkileşimde bulunduğu maddesel öğeleri de geliştirmek kapsamında her türlü denemeyi yapar, yapmaktadır. 

....................................................

(*) https://www.youtube.com/watch?v=1ycLWc4bRtg&feature=youtu.be&ab_channel=SouthChinaMorningPost

(**) “kıyas bilgileri” için bkz. İLAHÎ NİZAM ve KÂİNAT, syf. 119 ve devamı.

(**) “gören gözler, işiten kulaklar ve işlevsel akıl” konularında bkz. Kur’an, Neml 52, Fussilet 53, Secde 26, Naziat 26, Bakara 171, Rûm 21+22+23+24, Enbiya 45, Kamer 17+22+33+40, Muhammed 24, Nûr 61, Rûm 8+9, Mâide 103, Zâriyat 21+49, Enbiya 10+44.

 

 

22 Ocak 2021 Cuma

DEVRE SONUNDA DUYGU YÖNETİMİNDE USTALAŞMAK

 DEVRE SONUNDA DUYGU YÖNETİMİNDE USTALAŞMAK

HAZIRLAYAN: Selman Gerçeksever

Gelişimin devresel olduğunu biliyoruz. Varlık toplulukları devreden devreye geçerek gelişirler. Yerküre üzerinde, onun oluşumundan beri kaç devre geçti, bilinmiyor ama şimdi bizler dünya beşeriyeti olarak 6-7 bin yıllık(yaklaşık Sümerliler’den, İbrahim Peygamber’den bu yana) bir Âdem Devri’nin sonlarında ve aynı zamanda yeni bir devrenin arifesindeyiz. Kaçınılmaz sona doğru yaklaşırken, doğal ve toplumsal olaylardaki farklılaşma giderek artmakta ve belirginleşmektedir. Bu değişimin beşerî duygulara yansıması da (bireysel gelişim düzeylerine bağlı olarak) şiddetlenerek çeşitli teşevvüş şekilleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Günlük yaşamda, beşerî ilişkiler ve etkileşimler bağlamında ortaya çıkan bireysel ve kitlesel düzeydeki olaylar büyük ölçüde duygulara ve duygusallıklara dayalı görünmektedir. Kendini tanıma duyarlılığı ve gayreti içinde duygularını ve vicdanını nefsinin egemenliğinden kurtarabilmiş bireylerin bu karmaşa ortamında daha sâkin kalabildiklerini ve sorun çözmede daha isabetli kararlar alabildiklerini psikoloji bilimi bizlere anlatmaktadır. Kısaca, devre sonunun bu karmaşa ortamında duyguların, duygusallıkların ve duygular üzerindeki erdemlere dayalı bireysel egemenliğin önemi de ortaya çıkmış durumdadır. Bu devrenin kapanışı ve yeni devrenin(yerkürenin yeni görünümünün) ayrıntıları İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT adlı eserde bulunabilir(bkz. syf 249 ve devamı).

İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT’la gelen bilgilere göre, içinde bulunduğumuz devre beşerî kadrosu olarak(elbette tamâmı değilse bile, bu kadronun belli bir kısmı) hidrojen âleminin sevgi planına açılan kapısına hızla yaklaşmaktadır. Dünya gelişim okulunu bitirip “yarı süptil arasat” da denen sevgi planına geçme liyakati kazanan varlıklar “yarı idraklilik”(*) durumundan da kurtulmuş olarak, vazife planına geçmeden önce son noksanlarını burada giderecekler. Yarı süptil arasata geçmeden, beşerî zaaflarımızdan olan duygusallık kusurumuz giderilmiş olacaktır. Varlığın sevgi planındaki durumu ayrı bir konu. Yeniden ana konumuza dönerek yazının akışını sürdürelim: Genel ruhçuluk bilgilerimizden de biliyoruz ki, dünya beşeriyeti olarak büyük ölçüde duygular üzerinde çalışan(sanki duygular ve duygusallıklar üzerinde mastır yapan) varlıklarız. Bu nedenle, duygularımızla/duygusallıklarımızla ilgili yaşam sınavlarımız içinde ve de bunlar aracılığıyla duygularımızı yönetip yönlendirmeyi öğrenmek, öğrenmenin de ötesinde bu konuda ustalaşmak dünya gelişim okulunda mezun olmak bakımından son derece önemli.

Günlük yaşamda duyularımızla algıladıklarımız bizi duygulandırır, hattâ duygusallaştırır. Toplu halde yaşamanın gereği olarak içine girip çıktığımız ilişki ve etkileşimler örüntüsünün sağlıklı ve erdemler yönünde olması büyük ölçüde duyguların kontroluna ve yönetimine bağlıdır. Günlük yaşamda sürekli olarak yataydan ve düşeyden kesintisiz “tesir bombardımanı” altında olduğumuz için; sık sık başımıza gelen olaylarda ne kadar sâkin olabilirsek, gelen tesirden gelişim yönünde o kadar çok yararlanabiliriz. Aldığımız tesire vereceğimiz tepki( ya da tepkisizlik ki o da bir tepkidir) genel gelişmişlik düzeyimiz bakımından ipuçları taşır. Söz konusu sükûnet, çok büyük ölçüde duygularımız, dolayısıyla nefsimiz(vicdan birim düalitemizin olumsuz alt öğesi) üzerindeki egemenliğimiz ve kontrol gücümüzle ilgilidir.

Erdemli bilge kişilere özgü böyle bir güce sâhip olmak ve duygularımıza hitap eden olayları(ki toplu halde yaşam çokluk ve çeşitlilik hâlinde bunlarla doludur) olabildiğince sükûnetle değerlendirmek gerek. Çünkü “kıyas bilgilerimiz”(**) bu şekilde daha iyi oluşmaktadır. Kıyas bilgileri, varlığın (görgü ve deneyim birikimiyle birlikte) öz bilgilerinin hammaddesini oluşturur. Kendimize yönelik bir etki(tesir) geldiği zaman, duygusallaşmak, kazanmamız olası bir ‘+’ puanı kaçırmanın ötesinde, sıkıntılı durumlara girmemize neden olur ve bir gelişim fırsatı da kaçırmış oluruz. Yaşam boyunca içine girip çıktığımız olayları içsel gelişim ve erdemler yönünde değerlendirebilmemiz çok büyük ölçüde, duyguların ve aklın nefsin egemenliğinden kurtarabilmiş olmamıza bağlıdır. Bu nedenle, gelen etkinin kaynağından çok, bizim neremizi “acıttığı” önemlidir: Öfkelendik mi, kıskandık mı, nefret mi duyduk, korktuk mu vb.vb. Söylemesi kolay ama uygulaması oldukça zor olan böyle bir duyarlılıkla yapabileceğimiz bir uygulama bize bir beşerî zaafımızı, düzeltmemiz gereken bir yanımızı işaret edecektir. Yâni böyle bir etki karşısında; kendimize yönelmek ve içine girdiğimiz duygulanmayı olabildiğince derinden duyumsamak ve deneyimlemek ve bu şekilde benliğimizdeki bir noksanlığın farkına varmak...

Tüm bunlardan dolayı, “Duygularınızı tam olarak kullanın...” denmiştir, yâni fısat/vesile ortaya çıktığı zaman, onların hâletini derinlemesine yaşayın... Ayrca, bulunduğunuz yerde, yâni o anda olun. Çevrenize bakın, sâdece bakın ama yorumlamayın. Işığı, şekilleri, kıvrımları, kırıkları vb. her şeyi görün. Bakın ve görün. Bakmak başka, görmek başkadır, unutmayın. Bu tutum aynı zamanda “sağlıklı gözlem”in(***). Gelişim açısından birçok

noksanımızı, bu anlamda “sağlıklı gözlem” ile (başkalarının başına gelenleri gözlemleyerek) giderebiliriz. Her bir şeyin sessiz varlığının farkında olun. Sesleri dinleyin, onları yargılamayın/hüküm vermeyin. Seslerin ötesindeki sessizliği dinleyin. Herhangi bir şeye dokunun ya da uygunsa elinize alın ve onun varlığını duyumsayın, duyularınızın hepsini ona yöneltmeyi deneyin; onu koklayın, tadın, ısısını, sertliğini/yumuşaklığını algılamaya çalışın. Nefes alış verişinizin ritmini izleyin, ciğerlerinize girip çıkan havayı duyumsayın. Bedeninizin canlılığını algılamaya çalışın. Kendiniz ve çevrenizle birlikte her şeyin içinde olduğu AN’ı duyumsayın. Kendinizi ve kendini tanımanın önemini önemseyin.

..........................................................

(*) bkz. İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT, syf. 3,50,58,60,77,101,135,172,180,197.

(**) “kıyas bilgileri”: İLÂHÎ NİZAM ve KÂİNAT, syf. 61,122.

(***) “sağlıklı gözlem” için bkz. SADIKLAR PLANI TEBLİĞLERİ, syf. 26, 62, 262, 281.

21 Aralık 2020 Pazartesi

TOPLUMSAL YAŞAM ve SEVGİ SINAVLARIMIZ

TOPLUMSAL YAŞAM ve SEVGİ SINAVLARIMIZ

HAZIRLAYAN: Selman Gerçeksever

Beşerî yaşam, genel görünüm olarak toplumlar / topluluklar hâlinde olmaktadır. Beşerî toplumları, çeşitli büyüklüklerde olmak üzere; uluslararası birleşmeler/birlikler, uluslar, topluluklar, sivil toplum örgütleri, belli bir amaç uğruna oluşturulmuş gruplar vb.vb. şeklinde görüyoruz. Hayvanların da, belirli doğa/iklim/çevre koşullarına göre cins cins topluluklar/sürüler hâlinde yaşadığını biliyoruz. Bitkiler âleminde de durum çok farklı değil: Onlar da, belli bir bölgede yaşayan aynı türün bireylerinden oluşan “yaşama birliği” ve topluluğu(popülasyon) olarak canlılıklarını/sürdürürler.

Toplu halde yaşamanın aşkın(müteal) hedefinin “varlığnı organizasyon sistemlerine hazırlanması” olduğunu İLâHÎ NİZAM ve KÂİNAT’tan öğrenmiş bulunuyoruz(sayfalar 111,139,186). Toplumsal yaşam o kadar önemli ve gelişim açısından o kadar değerli bir nimet ki, bunun yönetimi Aslî İlke’nin Kudreti(64) tarafından gerçekleştiriliyor. Varlıkların toplumsal ve bireysel gelişim gereklerine göre hazırlanmaları ve bu etkinliği sürdürmeleri, Aslî İlke’nin Kudreti olan gereklilikler(îcaplar)(191) tarafından oluşup/gerçekleşip sürüyor. Zâten, ruhların tekâmül gereksinimleriyle maddenin olanakları Aslî İlke’nin Kudreti kapsamında bir araya gelmiş bulunuyor.

Yukarıdaki iki paragrafta kabaca ortaya koyduğumuz bu genel(daha doğrusu, evrensel ve varlıksal) görümüm içinde toplumsal yaşam; bir amaç değil, araç olmaktadır. Buradan, başlığımızda bulunan “sevgi” kavramına geçeceğiz ama ondan önce; gerek bireysel düzeyde, gerekse bireyler arası sevgi sirkülasyonu düzeyinde gerekli olan sâdeleşmeye değinmek gerek: Toplu halde yaşamak bir “sâdeleşme/arınma süreci” olduğu gibi, aynı zamanda da iç sirkülasyona elverişli hâle gelmek için bol fırsatlarla dolu bir iletişim ve etkileşim örüntüsüdür. Enkarne varlıklar olarak, içsel gelişime (sâdeleşmeye, saflaşmaya, olgunlaşmaya) dolayısıyla sevgi enerjisini bünyemizden daha çok geçirebilecek hâle gelmemize hizmet eden bir ortam ve araç oluyor toplu halde yaşam. Toplum, topluluk, aile ve gruplar oluşturarak yaşarken; birbirimize “ayna” oluyor, birbirimizle sınanıyor, gözlem yaparak, birbirimizin başına gelenlerden (eğer başarabilirsek elbette) ibretlik dersler çıkarıyoruz.

Bu iletişim ve etkileşim örüntüsü içinde sevgi/sevgisizlik sınavları da geliyor gündeme… Fikir akışımız bizi bu noktaya getirmişken, beşerî ilişkiler açısından sevgi enerjisiyle ilgili olarak önemli bir konuya değinerek girelim yazımızın ana temasına: Toplu haldeki yaşama ve beşerî ilişkilere; kişinin kişiyle sınanması ya da kişinin bir başkasının gelişim aracı olması bakımından ve aynı zamanda sevgi ile bağlantılı olarak baktığımızda görüyoruz ki, zaman zaman çok sevdiklerimiz de bizim için sınav ve sınanma aracı olmaktadır. Kişi çok yakınlarıyla da sınanmaktadır. Ego sâhibi beşerî varlıklar olarak sevdiklerimizle; acılı, hayal kırıklıklarıyla, kırgınlıklarla dolu yaşam sınavlarımız olmasın isteriz: Annemizi/babamızı keşke hiç üzmemiş, ya da ana/baba olarak, öğretmenler olarak çok sevdiğimiz çocuklarımıza yönelik hiddetli tutumlar ve sert yaptırımlar içine girmemiş olsaydık deriz ve sonradan bunları anımsadıkça vicdanımız sızlamasın isteriz… İsteriz ki, sevdiğimiz de(daha doğrusu, her nedense bilerek bilmeyerek bize sevgi enerjisi aktaran o sevgili de) bizi sevsin… Ama bu çoğunlukla böyle olmaz ve sözcüklere gelmez buruk bir iletişim içinde ilişki sürer ya da sonlansa da uzun yıllar anımsandıkça iç çektiren bir anı olarak kalbimizin bir köşesinde varlığını sürdürür, hatta spatyomda da karşımıza çıkabilir… Neyse, burada keselim, daha fazla duygusallaşmaya da gerek yok sanırım…

Bunlar genellikle, beşerî egonun işine gelmese de, “insanlaşmasına” katkı sağlayan çok özel eprövleri olmaktadır. Evet, dünya gelişim okulunun sınavları arasında, toplu halde yaşam kapsamında sevgi sınavları da var ve şimdi biliyoruz ki, bunlar; evrensel/varlıksal gelişim yolumuzun üzerinde bulunan Sevgi Planı’na uyumlanma tâlimleri… Asıl gerçek/varlıksal sevginin orada deneyimleneceğini biliyoruz. O sevgiyi deneyimlemeye aday varlıklar olmak için, dünyada sevgi bağlamlı eprövlerin acısını çekmeye, yanıp tutuşmaya ve “pişmeye” değer… Toplu halde yaşarken, sâdece sevgi odaklı sınavlarımızda değil, öteki sınavlarımızda da başarılı olmak için, en az kendimizi düşündüğümüz kadar karşımızdakini düşünmek, hattâ (eğer başarabilirsek) kendimizi onun yerine koymak durumundayız(empati). Bu konuda İsa Peygamber’in güzel bir özlü söylemi var: “İnsanların size ne yapmalarını istiyorsanız, siz de onlara öyle yapın. Eğer sâdece sizi sevenler severseniz, ne mükâfatınız olur ki…”

Tüm bunlardan sonra diyebiliriz ki, toplum hâlinde yaşarken; sevmek de, sevilmek de, sevgisizlik de oldukça önemli ve gelişim açısından yeterince etkili eprövlerimiz olmaktadır. Çünkü sevmenin de, sevilmenin de, sevgisizliğin de; sâdece nedenleri değil, sonuçları da bizim aşkın(müteal) yanımızla ilgili konularda anlamını bulmaktadır. Söz konusu aşkınlık bağlamında Aslî İlke’nin gerekliliklerine daha iyi uyumlanabilir hâle gelme süreci de; vicdan birim dualitesinin(*) Vazife Planı’na(**) yönelik zıddında bolca değerler biriktirmekle, sâdeleşmekle, seyyalleşmekle ve saflaşmakla olasıdır. Bunların güncel/günlük iletişimlerdeki söylemleri de; erdemli, iffetli ve olabildiğince karşılıksız sevgiyle dolu bir yaşamdır. Sevgi, iki yanı keskin kılıç, baş etmek zor, sevgi duygusunu sabırla ve ustalıkla yönetmek gerek. Sevgi enerjisiyle sınananlara başarılar… Herkese sevgiler…

......................................................

(*) “vicdan birim dualitesi” için bkz. İLâHÎ NİZAM ve KÂİNAT, syf. 103, 117.

(**) “vazife planı” için bkz. a.g.e. syf. 92, 273.